Irmak: Bu kez daha güçlü başarabiliriz başarmalıyız

İktidarların kadın üzerinden tüm toplumu teslim almayı amaçladığını ve AKP'nin de bu nedenle kadın düşmanı politikalar yürüttüğünü savunan DTK eski Eş Başkanı Selma Irmak, “Demokrasi mücadelesi zor koşullar altında yürütülür. Vazgeçmeden, umutsuzluğa kapılmadan mücadeleye devam etmek hayatidir. Daha güçlü başarabiliriz, başarmalıyız” dedi.

Irmak: Bu kez daha güçlü başarabiliriz başarmalıyız
10 Kasım 2018 Cumartesi 11:28

4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanan ve 10 yıl hapis cezası alan Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Hakkari Milletvekili Selma Irmak, Kürt kadın siyasetinde bilinen isimlerden biri. Aktif olarak siyasette yer alan Irmak, 2009’da “KCK Ana Davası”ndan tutuklanarak cezaevine konuldu. 12 Haziran 2011’de yapılan milletvekilliği seçimlerine Şırnak’tan bağımsız milletvekili olarak seçilen Irmak, ancak Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) haklarının ihlal edildiği yönünden verdiği karar sonrasında 5 Ocak 2014 tarihinde tahliye edildi. Milletvekili olarak cezaevinden çıkan Irmak, 25 ve 26’ncı dönemlerde milletvekilliği yaptı. Cezaevinden milletvekili seçilerek çıkan Irmak, milletvekili iken cezaevine giren vekiller arasında yerini aldı.

Irmak tutuklu bulunduğu Kocaeli F Tipi Kapalı Cezaevi’nden tutuklanmalarına, eş başkanlığını yaptığı Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) kriminalize edilmesine ve yaklaşan yerel seçimlere dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı. 

Öncelikle 4 Kasım 2016 tarihinde siyasete darbe olarak yorumlanan, sizin de aralarında bulunduğunuz seçilmişlere yönelik operasyonda siz o gece neler yaşadınız?

4 Kasım operasyonunu, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne ve Kürt siyasetini kriminalize ederek, etkisizleştirme ile siyasetin dışına itme amaçlı aşama aşama gerçekleştirilen bir “darbe “ olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. 4 Kasım operasyonunu sadece HDP’nin eşbaşkanlarına ve milletvekillerine yönelik demek eksik kalacaktır. Aslında 2013’ten itibaren gelişen ve toplumsal zemini giderek kapsamlı hale getiren Kürtlerin topyekun siyasetine ve güçlenen halk iradesine yönelik bir operasyondur. 4 Kasım öncesi onlarca DBP’li belediye eşbaşkanları, meclis üyesi, binlerce partili, üye, yönetici gözaltı ve tutuklama furyasına maruz kaldı. Eşbaşkanların ve milletvekillerinin gözaltıları ve tutuklanmaları toplumsal sindirme operasyonunun son perdesiydi diyebiliriz.

4 Kasım 2016’da 6 ilin başsavcılıkları ne tesadüf aynı rüyayı görmüş gibi aynı gün ve aynı saatte HDP’li eşbaşkanlar ve 13 milletvekili için gözaltı kararı çıkardı. Ben de o gece diğer arkadaşlarım gibi saat 01.30 sularında Kızıltepe’de Mardin Emniyeti’ni kapımda karşıladım. Tutumları çok saygısızcaydı. Bu saygısız tutumlarını Hakkari’de tutuklanıp, Silivri Cezaevi’ne gönderilene kadar da sürdürdüler. Polisin bu tutumu bile operasyonun niteliğini ve konseptini anlamaya yeterdi. Telefonuma el koyarak avukatımı dahi aramama müsaade etmeden apar topar çıkarıldım. Annemle, kardeşimle vedalaştım. Çünkü şairin dediği gibi ‘senelerce dönmeyeceğimi” biliyordum. 

Mardin Havaalanında bekletilen Şırnak vekilimiz Leyla Birlik ve Mardin vekilimiz Gülser Yıldırım ile birlikte askeri helikoptere bindirilerek, Diyarbakır’a götürüldük. Tiyatral bir yargılamadan sonra tutuklandık. Van Havaalanından özel uçakla bu kez Çorlu’ya doğru yola çıktık. Haklarını yememek lazım bizim için hiçbir masraftan kaçınılmamıştır. Abdullah arkadaşımız Edirne ben ise Silivri Cezaevi’ne getirildim.

 Silivri Cezaevi’nde neyle karşılaştınız?

Cezaevine giriş işlemlerim yapılırken Diyarbakır vekilimiz Nursel Aydoğan’ı ve Leyla Birlik vekilimizi de getirdiler. Burada 10 gün kadar birlikte kaldık sonra ayrı odalara konularak 3 ay sürecek tecrit sürecine alındık. İlk bir buçuk ay mektup, gazete, kitap alamadık. Ancak 3 ay sonra bir araya gelebildik ve koşullarımız nispeten iyileşti. Bu uygulama diğer cezaevlerine giden arkadaşlara da uygulandı. Ankara’dan alınan merkezi bir kararla ve mesaj vermek amaçlı böylesi bir muameleyle karşılaştığımızı biliyorduk. Yargılama süreçlerimizde de aynı konsepti görmek mümkün. Yargılamamamın 5’inci celsesinde karar çıktı ve 10 yıl ceza verildi. Oysa mahkemede hazır bulunarak savunma yapma talebiyle SEGBİS’e çıkmayı reddetmiştim ve mahkeme benim savunmaya dair son sözlerimi almadan ve gıyabında apar topar karar verdi. Zira kararın verildiği gün 3 Kasım 2017’ydi. Yani gözaltına alındığımızın yıldönümüydü. Çok iyi bir hediye olduğu söylenemez. Biliyorsunuz devlet simgelerle mesaj vermeyi pek sever. Bu da öyle oldu sanırım.

 2009 yılında KCK operasyonlarında da cemaat eliyle gözaltına alınarak, tutuklanmıştınız. 2016 yılında da aslında cemaat savcılarının hazırladığı iddianamelerle yeniden cezaevine girdiniz. Bunu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Bu davaları yalnızca FETÖ’cü, cemaatçi savcı ve hakimlere dayandırmak yanılgı olacaktır. Bu bir devlet politikasıdır. AKP hükümetinin Kürt sorununu çözüm yaklaşımını ortaya koymaktadır. Sorunu ısrarla şiddetle çözme stratejisini ifade etmektedir.

14 Nisan 2009 yılında KCK operasyonlarıyla 52 arkadaşımla beraber gözaltına alındık ve tutuklandık. 14 Nisan operasyonu 29 Mart’ta yapılan yerel seçimlerin ardından elde ettiğimiz başarının cezalandırılması ve başarının hazmedilmemesiydi. Yıllarca devam eden dalga dalga operasyonlarla 10 bin Kürt siyasetçi cezaevlerine konuldu. Bu operasyonlara siyasi soykırım operasyonları denilmesinin haklı sebebi bu. Ne ilginç bir tesadüftür ki bu süreçte çözüm ve müzakere sürecinin kapalı kapılar ardından yürütüldüğü Oslo sürecine denk gelmektedir.

Bugün neredeyse tamamı cemaat üyesi oldukları gerekçesiyle, cezaevlerinde bulunan savcı ve hakimlerin yürüttüğü KCK yargılamaları yıllarca sürdü. Ancak binlerce Kürt siyasetçinin yer aldığı bu yargılamaları mahkeme salonlarında “yargılayanların yargılandığı” bir sürece dönüştü. Ne yazık ki bugün olduğu gibi Kürt sorunu ve çözümü mahkeme salonlarında ancak tartışılabildi. Anadilde savunma hakkı talebiyle başlatılan “Ez li vir im” direnişi, Kürtçe savunmaya yapmaya başladığımızda mikrofonlarımızın kapatılması ve “bilinmeyen” ya da “anlaşılmayan bir dille konuştu” diye tutanaklara geçirilmesiyle karşılandı. Ancak neticede yasal değişiklikle anadilde savunma hakkı kazanılmış oldu.

Öte yandan bugün bir çoğu hala tutuklu olan FETÖ’cü hakim ve savcıların eliyle yürütülen Balyoz ve Ergenekon davaları hukuka aykırı yargılama yapıldığı gerekçesiyle düştü. Ancak KCK dosyaları yine ayrı muameleye tabi tutuldu. Hiçbir KCK dosyası düşmedi. Binlerce Kürt siyasetçi hala bu hukuk dışı yargılamalar sonucunda verilen cezalardan kaynaklı cezaevlerinde bulunmaktadır. Burada da yargıya siyasetin yön verdiği bir çifte standart görmekteyiz. Bugün de yani 2016 yılında başlayan yargılamaların iddianameleri şimdi büyük çoğunluğu cezaevinde olan FETÖ’cü, cemaatçi savcılar tarafından hazırlanmıştır. İddialar ise hukuka aykırı ve sudan sebepler diyebileceğimiz delillere dayanmaktadır. Tüm siyasi faaliyetlerimiz zorlama yorumlarla kriminalize edilmiştir. O nedenle bu davalara hukuki denemez, tümüyle siyaset yapamaz hale getirme amaçlanmaktadır. Ancak bu davaların bu şekilde yürütülüyor olmasını yalnızca FETÖ’cü, cemaatçi savcı ve hakimlere dayandırmak yanılgı olacaktır. Bu bir devlet politikasıdır. AKP hükümetinin Kürt sorununu çözüm yaklaşımını ortaya koymaktadır. Sorunu ısrarla şiddetle çözme stratejisini ifade etmektedir.

 2009 yılında KCK adı altında siyasetçiler hedefe alınırken, bugün ise Demokratik Toplum Kongresi çatısı altındaki siyasetçiler DTK faaliyetleri nedeniyle KCK kapsamında yargılanıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

2009 yılında “KCK” adı altında siyasetçiler olarak hedefe alınırken bugün ise Demokratik Toplum Kongresi (DTK) çatısı altındaki siyasetçiler faaliyetleri nedeniyle yargılanıyor, tespiti doğru bir tespittir. Dün legal olan, muhatap alınan, devletin en üst organlarınca görüşü alınan bir kurum bugün illegal ilan edilmekte, kriminalize edilmektedir. Bu tutum, hükümetin olay ve olguları kendi konjoktürel mecrasında ele aldığının, bugün ak dediğine süreç ve politikaları değiştiğinde kara diyebildiğinin ifadesidir. Köklü ve tutarlı bir politik perspektife sahip olmayan AKP iktidarı, demokratik teamüllerin gelişmesine olanak vermemektedir. 

 Bununla iktidar neyi hedefliyor?

Bugün toplum lehine kaydedilen bir gelişme, kazanım yarın tarumar edilip, sil baştan yapılabilmektedir. Bu tutum toplumda endişe, güvensizlik yaratıp, istikrarsızlıklarla gelecek korkusunu diri tutma, dolayısıyla toplumu daha kolay teslim alma yöntemi olarak bilinçli tercih edilmektedir. Kürt siyasetine dayatılan da budur. Umutsuzluk yaratarak, başarabilme umudunu baltalama. Kendine mahkum ve mecbur etme, baskı ve şiddetle sürekli denetim, gözetim altında tutma, yargı yoluyla terbiye etme yöntemi izlenmektedir.

Milletvekili seçilerek cezaevinden çıktınız ve milletvekili iken cezaevine girdiniz. Türkiye’deki hukuk sistemini bu iki gelişme üzerinden yorumlarsanız, neler söylersiniz?

2011 yılında cezaevinde iken Şırnak’tan bağımsız milletvekili olarak seçildim. Ancak Anayasa’nın 83’üncü maddesi çok açık, seçilen bir milletvekilinin yasama dokunulmazlığına kavuştuğunu ve dolayısıyla varsa bir yargılamanın durdurulacağını hükmetmesine rağmen yasama yılımızın iki buçuk yılını cezaevinde geçirdik. Seçildiği halde tutuklu olan milletvekilleri olarak da ilklere imza attık. Ancak cezaevinden bile aktif muhalefet yürüten milletvekilleri olarak da ilkleri yaşadık. Tutukla olduğumuz sürece illerimize, ülke geneline ilişkin sorunlarla ilgili Meclis’teki arkadaşlarımız aracılığıyla onlarca soru önergesi, araştırma önergesi verdik.

2011’den, 7 Haziran sonrası ara dönemi de sayarsak 24, 25 ve 26’ncı dönem (3 dönem) milletvekilliği yaptım. Ancak cezaevi dışında olduğum, mecliste geçirdiğim süre yaklaşık 3 yıldır. 2016 yılında 20 Mayıs’ta milletvekili dokunulmazlığı bir sefere mahsus kaldırılması sebebiyle bu kez milletvekili olarak cezaevine girdim. Bizlerin milletvekili iken tutuklanması sadece şahsımızın değil, iradesini temsil ettiğimiz halkın iradesinin gasp edilmesi anlamını taşır. Keza onlarca DBP belediye eşbaşkanlarının, meclis üyesi seçilmişlerin hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıp, cezaevine konulması, yerlerine kayyum atanması sadece Türkiye’deki hukuk sisteminin sorgulanması ile değerlendirilemez. Burada Kürt coğrafyasına yönelik farklı bir hukukun işletildiğini ortaya koyar.

 Kürt siyasetinin bu kadar hedef alınmasını nasıl okumak gerekir?

Kürt halkıyla Türkiye halklarının, kadınların, emekçilerin bir araya gelmesinden korktular. Ankara, Suruç Katliamı Kürt halkıyla yan yana gelmeyi düşünen herkese vahşet düzeyinde gözdağı vermeyi amaçladı. Yargılanmadaki ciddiyetsiz tutum bile her şeyi apaçık gözler önüne sermektedir.

2013 yılında Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridin kısmen kaldırılarak, Kürt sorununda diyalog ve müzakere sürecine geçilmesiyle beraber Kürt siyasal hareketi sıkıştırıldığı ve Olağanüstü Hal kanunları bir diğer deyişle hukukun askıya alındığı yönetim şekliyle etnik siyaset sınırlarına hapsedilerek, izole edildiği coğrafyanın sınırlarını aştı. HDP projesiyle müzakere sürecinin sağladığı iklim koşullarını değerlendirerek, Kürt halkı, yıllardır şoven politikalarla arasına duvarlar örülen Türkiye halklarıyla, muhalif sol, sosyalist kesimlerle buluşmayı başardı. Türkiye’de bu atmosfer ile ele alınan sorun salt Kürt sorunu olmaktan çıktı, temelinde Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesinin yattığı demokrasi sorunu haline geldi. 

HDP projesi toplumsal muhalefetin örgütlendirildiği zemin haline geldi. Kanaatimce hızla fabrika ayarlarına dönen AKP hükümetini, geleneksel devlet kodlarının devreye girmesiyle süreci tamamen ortadan kaldırdı. Kürt halkı ve Kürt siyasetiyle Türkiye halklarının, muhalif kesimlerin, kadınların, emekçilerin, işçilerin bir araya gelmesinden duyulan korkuydu bu. Ankara, Suruç Katliamı bu birlikteliği ortadan kaldırmayı, Kürt halkıyla yan yana gelmeyi düşünen herkese vahşet düzeyinde bir gözdağı vermeyi amaçlamıştır. Bu katliamların faillerinin yargılanmasındaki ciddiyetsiz tutum bile her şeyi apaçık gözler önüne sermektedir.

Devlet aklı bugüne kadar Kürt sorununu sürekli demokratik zeminin ve siyasal boyutun dışına itmiştir. Çünkü demokratik zeminde kalması, asgari hukuk normlarını uygulanması kendi hukukunun sınırlarında kalmayı mecbur kılacaktır. O nedenle Kürt siyasetini temsil eden hangi parti olursa oldun daima kriminalize edilerek, algı operasyonlarıyla ve yargı eliyle demokratik mücadelenin önü partilere kapatılmıştır. Siyasi soykırım operasyonları Türkiye’deki hukuksuzluk sistemini ortaya koymaktan milletvekillerinin, belediye eşbaşkanı gibi halkın oylarıyla seçilmiş siyasetçilerin mevcut yasalar bile hiçe sayılarak, hukuk ayaklar altına alınarak, tutuklanması yılları bulan cezalarla cezalandırılmaları sadece hukuk sisteminin değil siyasal sistemin de yapısal krizde olduğunun ve Türkiye’de ikili, çifte standartlı bir uygulamanın mevcudiyetini ifade eder.

DTK 2012 yılında TBMM tarafından anayasa yapımı için davet edildi. Sizin de Eş Başkanlığı yaptığınız DTK’nin tüm faaliyetleri ise şimdilerde suçlama olarak kişilere yöneltiliyor. Dün görüşleri alınan bugün neden yasadışı, neler söylemek istersiniz?

DTK adı üstünde demokratik ve özgürlükçü bir toplumun örgütlenmesi için pek çok köklü sivil toplum kuruluşunun, siyasi parti ve şahsiyetlerin - ki bunların içinde iktidar partisine mensup kişilerde vardır- inanç ve kültür, etnik topluluğun temsilcilerinin bulunduğu bir sivil toplum platformu, meclisidir. Yaptığı tüm çalışmalar basına açık, aleni yapılan hatta kamuoyuna çağrılarla katılımın sağlandığı çalışmalardır. Bu çalışmalarından bazıları da Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümüne yönelik çalıştaylardır.

Yine 2012 yılında TBMM’de yürütülen yeni anayasa yapımı komisyonuna dönemin meclis başkanı ve AKP yetkilisi Cemil Çiçek tarafından resmi yazı ve TBMM Başkanı imzasıyla DTK’den yeni anayasa ilişkin görüşleri sorulmuş, DTK de yeni anayasaya ilişkin görüşlerini sunmuş, bu görüşler de TBMM resmi internet sayfasında yayınlanmıştır. Hal böyleyken DTK’nin kriminalize edilmesi, yasadışı örgüt organı gibi lanse edilmesi, Kürt siyasetçilerinin DTK faaliyetlerine katılması gerekçesiyle tutuklanması tam bir garabettir. O halde Beşir Atalay ya da Cemil Çiçek’in de soruşturulması veya tutuklanması gerekir. AKP’nin duruma, çıkarlarına, hal ve ahvale göre yön değiştiren politikası işte böyle sürekli ayağına dolanmaktadır. AKP’nin bugüne kadar yaptığı hiçbir operasyon işe yaramamış, amaç hasıl olmamıştır. Tam tersine halk iradesine daha güçlü sahip çıkmıştır.

Kayyumların atandığı belediyeler de en fazla kadın iradesi ve kadın kurumlarının hedef alınmasını nasıl görmek gerekir?

Toplumsal muhalefetin ve toplumsal değişimin dinamiği kadınlardır. Otoriter, faşizan iktidarların tipik davranışları iktidarlarını sağlamlaştırmak için önce kadınları vurmak ve önce gerçekleri öldürmektir.

Evet, belediye eşbaşkanları cezaevlerine konulduktan sonra halkın iradesi gasp edilerek, yerlerine atanan kayyumların ilk yaptığı icraat kadın kurumlarını kapatmak oldu. İktidara geldikten sonra kadına yönelik şiddetin kat kat arttığını, kadınların direnerek elde ettiği kazanımlara mümkünse el koymaya, değilse geriletmeye çalışan iktidarın kayyumlarından da herhalde kadın dostu politikalar beklenemezdi. Otoriter, faşizan iktidarların tipik davranışları iktidarlarını sağlamlaştırmak için “önce kadınları vurmak” ve “önce gerçekleri öldürmektir.” AKP hükümeti işbaşına geldiği günden beri kadın düşmanı politikalar gütmektedir. Toplumsal muhalefetin ve toplumsal değişimin dinamiği kadınlardır. İktidarın toplumsal cinsiyeti eril zihniyet merkezli inşa etmesi, aile kurumuna böylesine sarılması boşuna değildir.

İktidarlarca, eğer kadın teslim alınır, denetim sağlanırsa, tüm toplum teslim alınır ve denetim sağlanır. Kayyumlarında belediyelerde kadın iradeleşebileceği, kimliğini oluşturabileceği, özgür bir birey olarak kendi hakkında ve toplum hakkında söz ve karar sahibi olabileceği ne varsa ortadan kaldırmasının sebebi budur. Kadın toplumsal yaşamın aktif bir üyesi değil, evin, ailenin “itaat eden, böylelikle rahat eden” bir üyesi olması gerekir.

 Kadınların kazanımlarına dair nasıl bir mücadele hattı çizmesi gerekir?

Bugüne kadar binbir emekle oluşturulan kadın kurumlarına sahip çıkmak, kadın mücadelesinin bir gerekçesi olmalıdır. Emeğine ve kazanımlarına sahip çıkmama, kadınların kendilerine ihanetiyle denktir, yaşama sahip çıkmama gerici, kadın düşmanı eril zihniyete teslim olmadır. Bu anlamda görkemli bir direniş örgütlemek, toplumu ve demokratik değerleri koruma adına, kazanımlara el konulmasına izleyici kalmama adına önümüzdeki yerel seçimler bizlere muazzam bir fırsat tanımaktadır. Eril zihniyetli faşizan iktidarlarla mücadele etme kararlılığını ortaya koymak, toplumda baskı ve şiddet politikalarıyla gelişen sinmişlik,  suskunluk halini dağıtmak bugün öncü kadınların görevi olarak duruyor.

Son olarak, 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak yerel seçimler öncesinden kadınlara nasıl bir mesajınız var?

31 Mart yerel seçimler kazanımlarımızı geri alma, adeta bir rövanş almadır. Son zamanlarda “seçilirseler de görevden alacağız” türü söylemlerle bir umutsuzluk havası, pes etme algısı yaratılmaya çalışılıyor. Bu tehlikeli oyuna kesinlikle gelinmemelidir. Demokrasi mücadelesi kolay değildir. Zor koşullar altında yürütülür. Ancak vazgeçildiğinde kaybedilir, vazgeçmeden, umutsuzluğa kapılmadan mücadeleye devam etmek hayatidir.

Halkımızın, kadınların, gençlerin, sistemin karşısında ötekileştirilen her kesimin iradesini sonuna kadar kullanmasını ve iradesine sahip çıkması çok önemlidir. Halk oy verece, seçecek, sonra iktidar görevden alıp, kayyum atayacak geleneğinin oluşturulmasına izin verilmemelidir. Geçmişte yapılan hatalardan mutlaka ders çıkarılmalıdır. Bu kez daha güçlü başarabiliriz, başarmalıyız.

MA / Berivan Altan 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.