Gültan Kışanak: Kadınlar, demokratik toplumun inşasına öncülük etmek istiyor

‘Kadınlar birbirinin deneyimlerinden yararlanarak, birbirlerine destek olarak, içine hapsedildikleri cendereden kurtulmanın yollarını.’

Gültan Kışanak: Kadınlar, demokratik toplumun inşasına öncülük etmek istiyor
24 Mart 2021 Çarşamba 18:52

banner255

Kocaeli 1. Nolu F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Diyarbakır Büyükşehir eski Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak, “Dünyanın her yerinde ve her zaman savaş, çatışma ve militarizm yükseldiğinde; kadına yönelik şiddet de tırmanışa geçer. Bu konuda yapılmış sayısız araştırma var. Şiddetin kanıksanması ve sıradanlaşması çok ciddi bir problemdir.” ifadelerinde bulundu.

Tutuklu eski belediye eş başkanı Gülten Kışanak, Ötekilerin Gündemi’nden Hamza Özkan’ın sorularını cevapladı.

Röportajın bir bölümü şöyle:

Tarihsel ve zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bu geçiş süreçlerinde, savaşlarda ve ölümcül salgınlarda kadınlara biçilen roller nelerdir? Dünyada demokratik süreçlerini tamamlamış toplumları da baz alırsak, gerçek anlamda kamusal alanlarda kadınlar yerlerini alabilmişler midir?

‘ERKEK EGEMEN SİSTEMİ AYAKTA TUTAN, GERİLİM VE SAVAŞLARDIR’

Kadını kamusal alandan dışlayarak eve hapseden erkek egemen sistem, rekabet, ele geçirme, hükmetme, otorite ve sömürü üzerine kuruludur. Böyle bir sistem, sürekli karşıtlık, çatışma ve savaş üretir. Çünkü her zaman ele geçirilmesi, hükmedilmesi gereken bir "öteki" yaratılır. Ayrıca bir kez egemenlik altına alınan kişi ve toplumları, sürekli elinde tutabilmek için, onların özgürleşme isteklerini bastırabilmek için çatışma ve savaşa mahkûmdur bu sistem. Erkek egemen sistemi ayakta tutan, gerilim ve savaşlardır. Kadınların politikadan, kamusal alandan dışlanması, insanlığı zehirlemiş, insanı insanla ve insanı doğayla sürekli çatışma ve gerilim hattında tutmuştur. Baskı ve sömürüye dayalı sistemler, savaş olmadan ayakta kalamaz. Bu nedenle insanlık tarihi, bir anlamda savaşlar tarihidir.

Böyle bir sistemde kadına biçilen rol, savaşa gidecek erkek evlatlar yetiştirmek ve barış zamanlarında yüceltilen "annelik" duygularını bastırarak savaşı kutsamaktır. Bir de savaşlarda, karşı tarafın bedenlerine yönelik her türlü saldırganlığı savaşın bir parçası haline getirmek var ki bu, erkek egemen sistemin, kadına yönelik en korkunç saldırısıdır.

‘GELİŞMİŞ TOPLUMLARDA, KADINLARIN KAMUSAL ALANDA ETKİN’

Kadınlar tarih boyunca, çeşitli yöntemlerle, kendilerine dayatılan "ikinci cins" olma haline karşı direndiler. Son dört yüz yıldan, beri de kamusal alana çıkmak için amansız bir mücadele veriyorlar. Aydınlanma çağı olarak bilinen süreçte, toplum siyaset yapma ve geleceğine kendisi karar verme iddiasıyla yola çıkmıştı, ancak yine kadını politik alanın dışında tutmak isteyen erkek egemen yaklaşım devredeydi. Kadınlar, mücadele ederek bu yaklaşımı adım adım geriletti ve kamusal alanda kendilerine alan açmaya başladı. Eşit yurttaş olarak kabul edilme, toplumsal sözleşmeye dahil olma, seçme ve seçilme hakkı, eğitim hakkı, erkekten izin almadan çalışma hakkı gibi alanlarda, verilen mücadeleler ile kadınlar kamusal alana adım attılar. Günümüzde başka alanlarda sorunları olmakla birlikte, demokrasi kültürü açısından gelişmiş toplumlarda, kadınların kamusal alanda etkin olduğunu görüyoruz. Fakat daha kat edilmesi gereken çok mesafe var. En önemlisi de kapitalist sistemde, kadınların nicel olarak kamusal alana eşit katılım göstermesi de özgürlükçü bir toplumsal sistemin kurulması için yeterli değildir. Kadınların hedefi, tüm ezme ve ezilme ilişkilerinin sona erdiği, başta kadınlar olmak üzere toplumun tüm üyelerinin eşit haklara sahip olduğu bir toplumsal yapıya ulaşmaktır.

‘CİNSİYET AYRIMCILIĞININ SONA ERMESİ GEREKİYOR’

Bu bağlamda ırk, sınıf ve cinsiyet ayrımcılığının bir bütünün farklı katmanları olduğunu vurgulamak gerekir. İnsanın doğa üzerinde kurduğu hakimiyet ilişkisi de bunlardan bağımsız değildir. Son bir yılda tüm dünyayı esir alan Covid-19 pandemisi de bir kez daha bu sorunların bağımsız olarak ele alınamayacağını gösterdi. Kamuoyuna, "Kadınların yönettiği ülkelerde pandemiyle mücadele daha başarılı oldu" şeklinde yansıyan bilginin altında bu gerçeklik yatmaktadır. Ne Covid-19 ne de ekolojik krizden bağımsızdır; ne de ekolojik kriz kadını kamusal alandan dışlayan erkek egemenliğinden bağımsızdır; ne de savaşlar, kadın bedenini savaş alanına çeviren erkek egemen zihniyetten bağımsızdır. Bütün bu toplumsal sorunların çözülebilmesi için kadının gasp edilen haklarının geri iade edilmesi, cinsiyet ayrımcılığının sona ermesi gerekiyor. Kadınların özgürlük mücadelesi, tüm otorite, hiyerarşi ve sömürü biçimlerine karşı yürütülen bir mücadeledir. Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele, toplumu demokratikleşme yönünde dönüştüren bir mücadeledir.

- Kadına yönelik şiddetin ve tacizin bu denli artması ürkütücü. Son yıllarda Türkiye’nin toplumsal yapısı nereye doğru gidiyor. 68, 78 ve 80 kuşağına bakıp bugünü nasıl değerlendirirsiniz?

Kadına yönelik her türlü şiddetin bu kadar tırmanmasının birçok nedeni var. Birincisi erkek şiddetini teşvik eden, zemin hazırlayan, cesaretlendiren, kışkırtan, sıradanlaştıran, önemsizmiş gibi gören-gösteren devasa bir sistem var. Erkek şiddetinde, evet bir fail vardır, ama o faili yaratan, siyasal ve sosyal yapı gözardı edilerek, kadına yönelik şiddet önlenemez. Kadına şiddet, her şeyden önce bir zihniyet meselesidir. Erkekliği yücelten, kadını ikincil-eksik gören anlayış, tutum, davranış, söylem, şiddetin kaynağıdır. Toplum, değerler bütünüdür. 80 sonrasında toplum değerlerini yitirdi. Hızla kent nüfusu arttı, ancak politikadan uzaklaşan toplum yeni değerler üretmedi. Köşe dönme, mafyatik örgütlere özenme ve erkek egemenliğinin en pespaye hali olan "maçoluk" yükselen değerler oldu.

‘CİNSİYET EŞİTLİĞİ YOLUNDA PRATİK POLİTİKALAR ÜRETİLMELİ’

İkincisi de ne yazık ki yönetme yetkisini elinde bulunduranların, erkek egemenliğine sıkı sıkıya bağlı olmaları ve kadınlara karşı artan bu saldırıları önleyebilecek politikalar geliştirmeye niyetli olmaması. Tam tersine söylemleri ve pratikleriyle, erkek egemen zihniyeti cesaretlendiren, yeniden üreten bir durumdalar. Onlarca, yüzlerce örnek verilebilir ama kadına "itaat et, rahat et" tavsiyesinde bulunmak ve "fıtratı gereği erkek ile kadının eşit olamayacağını" söylemek, diğer cinsiyetçi söylemlerin tümünün kaynağını oluşturduğu için onları sıralamaya gerek yok. Demokratik bir sistemde, cinsiyeti, etnik kimliği, sosyal statüsü, inancı ne olursa olsun herkes için hak temelli eşitlik, temel bir ilkedir. Kadın, evlenmeye de evliliğini sonlandırmaya da, kiminle birlikte yaşayacağına ya da kimden ayrılacağına da karar verme hakkına sahiptir. Hangi işte çalışacağına, ne giyeceğine, çocuk doğurup doğurmayacağına kısacası nasıl yaşayacağına iradi olarak kendisi karar vermeli ve başta devlet ve erkekler olmak üzere herkes buna saygı duymalıdır. Devlet kadının, kağıt üstünde yazan tüm haklarını kullanabilmesinin koşullarını yaratmalıdır. Böyle bir yönetim anlayışı olmadan, her cinayetten sonra beylik laflar edip, erkek egemenliğini yeniden yeniden üreten pratikler sergileyerek, kadına karşı işlenen suçların önlenemez. O nedenle yöneticilere, kadınlara karşı işlenen suçları önlemek için daha fazla tedbir almaları çağrısı yapmak gerekir ama asla yeterli değildir. Asıl önemli olan yönetim zihniyetinin, cinsiyetçilikten arınması ve cinsiyet eşitliği yolunda pratik politikalar üretilmesidir.

‘ŞİDDETİN KANIKSANMASI VE SIRADANLAŞMASI ÇOK CİDDİ BİR PROBLEMDİR’

Üçüncüsü, Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasal atmosferdir. Dünyanın her yerinde ve her zaman savaş, çatışma ve militarizm yükseldiğinde; kadına yönelik şiddet de tırmanışa geçer. Bu konuda yapılmış sayısız araştırma var. Şiddetin kanıksanması ve sıradanlaşması çok ciddi bir problemdir. Sorunları kaba kuvvetle çözme, öteki üzerinde baskı kurma hakkını kendisinde görme, otoritesini kabul ettirme gibi davranış kalıpları topluma yayılmaya başlar. Ele geçirme, hükmetme, alt etme, boyun eğdirme gibi söylemler, zaten kadından üstün olduğuna inanan erkeklerin davranışlarına da yansır ve kadına yönelik şiddeti körükler.

Dördüncüsü de kadınların durumundaki değişimdir. Kentleşme kadınlara kısmen özgürleşme alanı açtı. Ancak bu alan oldukça çatışmalı ve mücadele gerektiren bir alandır. Kentlerde erkek egemenliği kendiliğinden çözülmüyor. Kamusal alan demokratik değerlerle, etik ilkelerle yeniden düzenlenmiş değil, kapitalist ataerkillik kentlerde hüküm sürüyor. Özgürlüğü arayan kadınlar, kapitalizmin cinsiyetçi yüzüyle tanışıyor. Toplumsal ve siyasal sistem erkek egemenliğini norm olarak kabul ederken; kadın kendisine dayatılan yaşamın sınırları dışına çıkmaya çalışıyor. Bu nedenle kadınların özgürleşme mücadelesi son derece zorlu bir mücadeledir. Kadın adeta dört taraftan kuşatılmış, üstelik kendisi de bu kuşatmanın bir parçası haline getirilmiştir. Bu cenderede nefes alacağı bir alan açmaya çalışırken; erkek egemen sistemle ve bu sistemin işleyişine eklemlenen "kadınlık" formuyla da mücadele etmek zorundadır.

‘KADIN KADININ YOLDAŞIDIR’

Bu noktada kadın örgütlenmesinin ve dayanışmasının önemi ortaya çıkıyor. Kadınlar birbirinin deneyimlerinden yararlanarak, birbirlerine destek olarak, içine hapsedildikleri cendereden kurtulmanın yollarını öğreniyorlar. Kadın özgürlük mücadelesinin en önemli aşaması farkındalıktır. Ama ne yazık ki bu konuda da son yıllarda kadın örgütleri hedef tahtasına oturtulmuş, birçok kadın kurumu kapatılmış, kadın eylem ve etkinlikleri yapılmaz hale getirilmiş, kadının sesi kısılmış, kadınların birbirinden güç ve destek almasının önü kapatılmıştır. Bütün bu zorluklara rağmen kadınlar direniyor, sözünü söylemeye, kadına yönelik şiddeti durdurmaya çalışıyorlar. Bu vesileyle gecikmeli de olsa tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutluyor, mücadelelerinden başarılar diliyorum. Kadın kadının dostudur, kadın kadının sığınağıdır, kadın kadının yoldaşıdır.

‘YAŞAM ÇOĞULDUR, FARKLIDIR, AKIŞKANDIR’

Kadınlar dünyayı yönetseydi nasıl bir dünya olurdu?

Tek başına kadınlar yönetseydi, muhtemelen dünya bugünkü dünyadan daha iyi olmazdı. Çünkü teklik üzerine kurulan hiç bir sistemin demokratik olma ihtimali yoktur. Yaşam çoğuldur, farklıdır, akışkandır. Doğal olarak ihtiyaçlar, beklentiler, düşünceler de farklıdır. Toplumsal yaşamda o kadar çok farklılık var ki bunları tek bir cinsin, tek bir etnik kimliğin, tek bir sınıfın, tek bir inancın kalıpları arasına sığdırmaya çalışmak ancak baskı ve zorla mümkün olabilir. Bu da toplumu sürekli çatışma halinde tutmak, daha fazla otoriteye, daha fazla baskıya ve sömürüye ihtiyaç duyarak, toplumu ve yaşamı kaosa sürüklemek demektir.

‘KADINLAR, DEMOKRATİK TOPLUMUN İNŞASINA ÖNCÜLÜK ETMEK İSTİYOR’

Farklılık içinde eşitlik ancak çoğulculuk ve karar süreçlerine tüm farklılıkların etkin bir şekilde katılmasıyla mümkün olur. O nedenle kadınlar; bugünün dünyasını erkeklerden miras almak istemiyor; geleceğin dünyasını demokratik ilkeler üzerinden yeniden inşa etmek istiyor. Demokratik toplumun inşasına öncülük etmek ve bozulan insan ilişkilerini özgürlük ve eşitlik temeli üzerine yeniden kurmak istiyor. İnsana doğanın efendisi değil, bir parçası olduğunu hatırlatarak, iflasın eşiğine getirilen ekosistemin dengesini yeniden kurmak istiyor. Ve en önemlisi geleceğin demokratik toplumunu, yarına ertelemiyor bu günden korumanın mücadelesini veriyor. Kamusal alana katılıma önem veriyor çünkü, kamusal alandaki eril zihniyeti, kadın bakış açısıyla değiştirmeyi hedefliyor; kamusal alandaki eril zihniyetin kadınlara da sirayet etmesini önleyecek bir bilinç mücadelesi veriyor.


İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.