Akın Birdal: Devletlerden oluşmayan yeni bir uluslararası topluluğa ihtiyaç var

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 70’inci yılında Sarı Zarf isimli yeni bir kitap kaleme alan Akın Birdal, günümüzde; BM ve AK gibi uluslararası oluşumların varlık gerekçelerinden uzaklaştığını belirterek, “Yeni bir uluslararası topluluğa ve İnsan Hakları Bildirgesi’ne ihtiyaç var" dedi.

Akın Birdal: Devletlerden oluşmayan yeni bir uluslararası topluluğa ihtiyaç var
14 Aralık 2018 Cuma 12:43

banner225

Türkiye'de insan hakları açısından bir geriye gidiş olduğunu ifade eden Birdal, "Belki ütopya olacak ama yeni bir uluslar arası topluluğa ve İnsan Hakları Bildirgesine ihtiyaç var. Ama bu uluslarası topluluğu oluşturacak devletler değil, ezilen emekçilerin örgütlerin temsilcileri olmalıdır. Onlar yeni bir bildiri kaleme almalıdırlar” dedi. 

Türkiye’de bir dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanlığı yapan ve 2007 yılında Diyarbakır’da Milletvekilliği seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) mücadelesini sürdüren Akın Birdal, Sarı Zarf isimli yeni bir kitap kaleme aldı. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilişinin 70’inci yılında A7 Kitap Yayınları tarafından okuyucuyla buluşan Sarı Zarf üzerinde Birdal ile konuştuk. 

‘ÖZGÜRLÜKLER KONUSUNDA GERİLEME OLDU’ 

Türkiye’nin İnsan Hakları Bildirgesi’ne 1949 yılında imza attığını anımsatan Birdal, yine o dönem insan hakları bilincinin oluşması için bildirgenin ders kitaplarında verilmesi kararı alındığını söyledi. 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nün daha sonra ilan edildiğini ifade eden Birdal, şöyle devam etti: “Bizler de 1986 yılında, İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşundan sonra 10 Aralık Günü’nü kutlamaya ve anmaya başladık. Giderek insan hakları ve özgürlükler konusunda bir ilerleme değil de gerileme olunca, insan hakları gününü bir haftaya çıkardık. Bir hafta boyunca yapılan etkinliklerde; insan hakları kültürünü, bilincini geliştirmek ve insan hakları direnişini daha da yükseltmek saikiyle bütün şubelerimizde etkinlikler düzenlemeye başladık.”

‘BİLDİRGE ÜLKEMİZDE HALA EMEKLİYOR’ 

Bu yılı daha da önemli kılanın İnsan Hakları Bildirgesi’nin 70’inci yılına girmiş olması olduğunu dile getiren Birdal, “İnsanlar özgür, onur ve haklar açısından eşit doğar. İnsanların doğuştan kazandığı haklar vardır. Bunlar devredilmez ve vazgeçilmez haklardır. Ben de bu yıl 70’inci yaşıma girdim. İki ayağımın üzerine kalktım büyüdüm, yaşlandım. Ama İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hala emekliyor. İnsanlık onu ayağa kaldıramadı. En azından bizim ülkemiz açısından durum böyle. Diğer ülkelerde Burjuva demokrasisi de olsa önemli kazanımlar var. Bu kazanımlar korunuyor. Çünkü orada yargı ve kuvvetler ayrılığı yerleşmiş durumda. Bir siyasi parti ya da lideri çıkıp işte, ‘Anayasasız, hukuksuz bir ülke istiyorum’ diyemez. Bakın arada bir Donald Trump öyle bir ruh haline giriyor. Ona da hem kamuoyundan hem de yargıdan gerekli tepkiler geliyor. Ama bizim Türkiye’mizde bu durum böyle gelişmiyor” ifadelerini kullandı.  

'İNSAN HAKLARININ YEŞERDİĞİ BİR ORTAM GEREKLİ’ 

Türkiye’de hak ve özgürlüklerin hala yerlerde süründüğünü dile getiren Birdal’a göre bunun nedeni de  sürekli bir çatışma halinin devam etmesi. Çatışmasızlığın demokrasinin, demokrasinin adaletin, adaletin hukukun, hukukun ise hak ve özgürlüklerin güvencesi olduğunu belirten Birdal, bu kavramların birbirine bağlı olarak geliştiğini vurguladı. Birdal, “Çok klasik bir söz vardır; ‘savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir’ denir. Savaşın ilk kurbanı gerçekler olunca insanlar gerçeği konuşamıyor ya da konuşmaya başladığı zaman ağır bedeller ödüyor. Savaş ve çatışma hali sadece yaşam hakkını yok etmiyor. Bütün hak ve temeller ona bağlı olarak ortadan kaldırılıyor. Örneğin; ifade ve basın özgürlüğü, insan haklarının olmazsa olmazıdır. Özgür basının ve özgür gazetecilerin başına gelenlere tanık oluyor ve görüyoruz. Şu an 147 gazeteci cezaevinde. Bu sayı sürekli değişiyor. O yüzden insan haklarının beslendiği, büyüdüğü ve yeşerdiği bir ortamı yaratmak gerekiyor” ifadelerini kullandı. 

‘TEMİZ HAVA YERİNE İŞKENCEYİ KONUŞUYORUZ’ 

İnsan haklarını; birinci, ikinci, üçüncü hak ve özgürlükler dizini olarak tarif edildiğinin altını çizen Birdal, şu noktalara dikkat çekti: “Birinci kuşak; kişisel ve siyasal haklar, ikinci kuşak; ekonomik toplumsal, kültürel haklar diye tarif ediliyor. Üçüncü kuşak; diye adlandırılan ekoloji, çevre sorunu barış hakkı, dayanışma, kolektif hak ve özgürlüklerdir. 70’inci yılında aslında bizim nasıl sağlıklı bir çevrede yaşayabiliriz, tarım alanlarını, ormanların ve onların içindeki canlıların yok edilmesine karşı nasıl başa çıkabiliriz, temiz toprak, temiz havayı konuşabilecekken bugün işkencenin sistematik oluşunu konuşuyoruz. Yaşam hakkının ağır baskı altında oluşunu, cezaevlerini konuşuyoruz. Bakın Türkiye yarı açık cezaevine dönüştü. Bu iktidar yönetime geldiği 2002 yılında 57 mahpus vardı, şimdi bu sayı 247 bine ulaştı. Her geçen gün bu sayı artıyor. Hasta tutuklular var. Onların içinde 402’si ağır hasta olarak kayıtlara geçti. Bu ilkel ve zor koşuların tutukluların giderek hastalanmasına, durumlarının kötüleşmesine ve sonunda ölmesine neden oluyor.” 

‘YENİ BÜTÇE İNSAN HAKLARI KARŞITI’

Meclis’te görüşmelerin sürdüğü yeni bütçenin insan hakları karşıtı olduğunu kaydeden Birdal, bunun nedenini de şöyle açıkladı: “Orada insan hakları ve özgürlükler yok. Barış yok, demokratik, laik bir toplum yaratma inşası hayali yok. Bir çatışma ve savaş bütçesi var. Bu bütçe; önümüzdeki yıllarda bize ne getireceğini gösteriyor. Peki, insan hakları haftasında bizim taleplerimizi kim dinliyor? Bırakın dinlemeyi bu hafta da insan hakları savunucularına baskılar devam etti. Örneğin; iki gün önce, Diyarbakır, Batman ve Van’da annelerin açlık grevinin sonuçları, gözaltı ve tutuklama oldu. Yine tecrit bir insan hakları sorunudur. Bu sorun çok ciddi bir sorundur. 2011 yılından bu yana PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşülemiyor. Leyla Güven ve anneler buna dikkat çekmek istiyor. Avukatları, ailesi ve insan hakları savunucuları görüşmelidirler. Türkiye’nin kabul ettiği İşkenceye Karşı Sözleşme’nin ek protokolünde bu hak var. Cezaevlerine insan hakları savunucuları, doktorlar gazetecilerin gidebileceğini ön görüyor. Kendi imzaladıkları sözleşmeleri anlaşmaları yok sayıyorlar.”  

‘HER KURUM İNSAN HAKLARI SAVUNUCUSU OLMALI’ 

Adliye önlerinin üniversite kapılarına dönüştüğünü ve her gün akademisyenlerin yargılandığını dile getiren Birdal, “Bu suça ortak olmayacağız diyen savaş karşıtı arkadaşlar yargılanıyor. Barışı, adaleti, insan haklarını ve özgürlüklerini istemek suç oluyor. Ne yapmalı kısmına bakınca; bizim insan hakları savunucuların çabaları emekleri bu kültürün yerleşik olması konusunda yeterli olmuyor. Birincil olarak her kurum, bir insan hakları savunucusu olmalıdır. Herkes kendi alanından hem hak ve özgürlüklerini hem de başkalarının hak ve özgürlüklerini savunmalıdır. Örgütler arası bir dayanışma olması gerekiyor. Bu birliktelik ve mücadele demokratik parlamenter bir rejimin önünü açacak. Eşitlikçi, özgürlükçü bir sivil anayasanın inşasının yolunu açacak ve o Anayasa’dan kaynaklanan bir takım metinlerin ortaya çıkmasını mümkün kılacak. En önemlisi, Türkiye’nin taraf olduğu uluslar üstü belge ve sözleşmelere uyacak bir hukuk iradesi ortaya çıkar. Çok taze bir örnek vermek gerekirse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş kararı karşımıza çıktı. Anayasa, AİHS buna uyulması gerektiğini söylerken, Türkiye de bunu taaddüt etmişti. Ama bugün kabul edilen sözleşmelere karşı ‘Biz bir şey buluruz’ deniliyor. Nitekim de buldular. Bütün bunlar Türkiye’yi güç durumda bırakacaktır” diye konuştu.  

‘SARI ZARF’TA HEPİMİZİN HİKAYESİ VAR’

Sol Elim, Can Suyu ve Betula isimli kitaplarının ardından Sarı Zarf’ı yazan Birdal, kitabın isim hikayesini ve bu hikayenin kendi yaşamıyla buluştuğu noktalara da dikkat çekti. Kitabın, bilinen olumsuz anlamlarının ötesinde bir hikaye taşıdığını dile getiren Birdal, “Sarı Zarf bir yaşam öyküsüdür. Sarı Zarf’ın çağrışımları genelde iyi değildir. Sürgün haberleri, işine son verme haberleri sarı zarftan çıkar. Ama benim Sarı Zarf’ım bir eşitlik bir özgürlük ve adalet buluşmasının hikayesidir. Sarı Zarf, 1915’te Rus Çarlığı’nın zulmünden kaçan 5 arkadaşın hikayesinden biridir. İki arkadaş Çukurova’ya giderken, 3’ü Niğde’de kalıyor. Bunların hepsi de evli, çocukları aileleri var, ya geri döneriz ya da onları da yanımıza getiririz hayaliyle geliyorlar. Ama ne yazık ki ne onları getirebiliyorlar ne de onlar dönebiliyor. İşte hikayesinin 5 kahramanından biri de benim dedem olan, Kırımlı Habibullah oluyor. Haberleşme kopunca, Kırım’dan bir sarı zarf geliyor. Büyük olasılıkla dedemin büyüklerinden, ailesinden geliyor. Göndericiler ulaşacağını umut ederek gönderiyorlar. Sarı zarfı taşıyan postacı da bir göçmendir ve mektubu ulaştırmayı çok istiyor. Postacı sokak sokak, mahalle mahalle dolaşıyor; ama bir türlü sahibine ulaştıramıyor. Bu sarı zarf bir ay sonra ‘adresinde bulunamamıştır’ denilip geri gönderiliyor. Sonra ben bu sarı zarfın peşine düşüyorum ve iki kez fırsat doğuyor. Tam sarı zarfa dokunacakken ne yazık ki olmuyor. Çocukluk, gençlik, herkesin bir hikayesini taşıyor kitabım. Kitapta, üniversite ve meslek örgütlerinde çalışmam ile köy kooperatifleşmesi anlatılıyor.”

‘UNUTMAYA KARŞI BELLEK OLUŞTURMAK’ 

Birdal, kitaptaki kesitleri anlatmaya devam etti: “1980 öncesi kendi kendine tarım ve gıda noktasında yetebilen bir noktadayken bugün 5 tarım ürünü dışında hepsini dışarıdan aldığımız bir ülkeye dönüştük. Askeri darbe olduğunda KÖY-KOOP’a kayyum atandı ve biz de cezaevine girdik. Sonra Aziz Nesin ile başlayan aydın hareketi ve darbe sürecinde cezaevine dönüşen Türkiye’de, cezaevleri önünde yakınlarını, çocuklarını arayanlarının yollarının kesişmesi sonucu İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşu anlatılıyor. Yine, ilk 1995 yılında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) çatısı altında Birleşik Sosyalist Partisi olarak Emek Barış Özgürlük Bloku çatısı altında HADEP ile ortaklaştık. Bu kitapta kısacası yaşadıklarımdan çok anımsadıklarımı yazdım. Türkiye’nin demokrasi, barış adalet mücadelesinin bir panoramasıdır. Herkes kendini burada bulabilir. Unutmaya karşı bir bellek oluşturmak amacıyla yola çıktım” ifadelerini kullandı. 

‘HALKLARIN KURTULUŞU İÇİN YENİ BİR BİLDİRİYE İHTİYAÇ VAR’

Sarı Zarf kitabında muhacirliğin, mülteciliğin dramına da dikkat çektiğini söyleyen Birdal, son dönemlerde Türkiye’de yaşanan mülteci ölümlerini, savaşın sonuçlarına da değindi. Birdal,  “Mültecilerin yaşadıkları konusunda emperyalist-kapitalist dünyanın büyük sorumluluğu var. Gerek Birleşmiş Milletler, gerekse Avrupa Konseyi’nde sığınmacıların hakları var. Bakın savaş halinde, ekonomik ya da toplumsal nedenlerle insanların başka ülkeye sığınma hakları bulunuyor. Sığındıkları ülkelerde insanların eğitim, sağlık, çalışma haklarını düzenleyen metinler var. Bunların hepsini yok saydılar. Türkiye’ye dönem dönem verilen paralarla tüm mültecileri buraya hapsettiler. Bu paranın çoğunluğundan göçmenler yararlanamıyor. İnsanlar geri gönderme merkezlerinde bütün haklarından yoksun bırakılmış, hapsedilmiş olarak yaşıyor. O nedenle fırsat bulanlar yaşadıkları bu zulümden ölüme yolculuğa çıkıyor. Mülteciliği bir koz olarak kullanmaya başladılar. Bunlar, dünyanın insanlığın utancıdır.  O yüzden BM ve Avrupa Konseyi uluslararası ve bölgesel oluşumlar varlık gerekçelerinden uzaklaşmış durumdalar. Belki ütopya olacak; ama yeni bir uluslararası topluluğa ve İnsan Hakları Bildirgesi’ne ihtiyaç var. Ama bu uluslararası topluluğu oluşturacak devletler değil, ezilen emekçilerin örgütlerin temsilcileri olmalıdır. Onlar yeni bir bildiri kaleme almalıdırlar” dedi. 

YENİ KİTAPLAR YOLDA

Sarı Zarf kitabının, yaşananlardan çok “olmaması gerekenlerin hikayesi”ni anlattığını ifade eden Birdal, “Sarı Zarf giderek bir imge haline alıyor. Bazen aşk, bazen devrim, bazen de özlemdir. Bazen alın terini eliyle silen bir işçi ya da sokakta oynayan çocukların sevinci… Başkalarının zarı zarf hikayesi böyle yazılmasın isterim. İnsan hakları bir hafta sürecek. Bazen şairlerin diliyle de insan hakları çok güzel anlatılıyor. Örneğin Nazım; ‘Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine… Bu hasret bizim’ diyor. Cahit Sıtkı Tarancı, ‘Memleket isterim; olursa dert sadece ölümden olsun’ diyor.  Yine Azerbaycan Yazarlar Örgütü Başkanı Resul Rıza, ‘Ben isterim ki çocuklar ağlamasın. Bütün ülkelerin yolları birbirine ulaşsın.’ Mutlaka; mücadelemize estetiği katmamız gerekiyor. Sanatı, tiyatroyu, şiiri, Türkülerimizi katmalıyız” diye konuştu. 

‘CUMARTESİ İZMİR’DE İMZA GÜNÜ OLACAK’

Birdal, Sarı Zarf’ın ardından KÖY-KOOP, insan hakları mücadelesi, kendisine yönelik yapılan suikastın anlatıldığı “Bir suikastın Anotomisi” ve 2000 yılında Ulucanlar Cezaevine girdiği sırada PKK’li tutuklularla yaptığı söyleşilerden oluşan “Hevalin” kitabının da sırayla yayınlanacağını ifade etti. Birdal, 4 yıllık yasama döneminde insan haklarının tüm kategorilerinde, işkence, idam cezalarına karşı yaptığı çalışmaları da ayrı bir kitap halinde ileriki tarihlerde yayınlanacağını söyledi. Birçok kentte Sarı Zarf’ın imza ve söyleşilerinin yapıldığını belirten Birdal, önümüzdeki Cumartesi de İzmir’deki Yakın Kitapevi’nde yapılacak imza ve söyleşide okuyucularla buluşacağını dile getirdi. 

MA / Nimet Ölmez 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.