Akat: Demokrasinin inşasında Kürt sorunu tek çıkış noktası

İmralı'da gerçekleşen ilk heyet görüşmesinde yer alan isimlerden Ayla Akat Ata, Öcalan’ın ortaya koyduğu iradenin devlet tarafından tehdit olarak algılanmasından dolayı tecridin sürdürüldüğünü söyledi. Ata, “Demokrasiyi inşa edebilmek için Kürt sorunu noktasında adım atılması tek çıkış noktasıdır” dedi

Akat: Demokrasinin inşasında Kürt sorunu tek çıkış noktası
03 Ocak 2019 Perşembe 10:55

banner225

PKK’li ve PAJK'lı tutsakların 12 Eylül 2012’de başlattığı ve kamuoyunun gündemine oturan açlık grevleri, 68'inci gününü geride bıraktığı 17 Kasım 2012'nin akşamında, 27 Temmuz 2011'den itibaren kendisinden haber alınamayan PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın açıklamasıyla son buldu. Öcalan'ın, kardeşi Mehmet Öcalan aracılığıyla yaptığı "eylemi sonlandırın" çağrısının ardından Temelleri cumhuriyetin kuruluşuna dayanan bir geçmişe sahip Kürt sorunu dolayısıyla 40 yıldır yaşanan çatışmalı ortam ve yaşanan ölümlerin kesintiye uğradığı en önemli zaman dilimi 2013-2015 yıllarını kapsayan çözüm süreci oldu. Bugünleri andırır şekilde tecrit uygulanan PKK lideri Abdullah Öcalan’a dönük uygulanan tecrit nedeniyle cezaevlerindeki PKK’li ve PAJK'lı tutsakların 12 Eylül 2012’de başlattığı açlık grevleri toplum nezdinde büyük bir etki yarattı. Bu durumdan kaygı duyan hükümetin, açlık grevinin 68’inci gününde kardeşi Mehmet Öcalan’ı İmralı’ya götürmek zorunda kaldı. Kardeşi vasıtasıyla "eylemi sonlandırın" çağrısı yapan Öcalan ile hükümet adına görüşmeye başlayan devlet yetkililerinin yürüttüğü temaslar sonucu İmralı’da “çözüm süreci” olarak adlandırılan dönemin kapısını aralayan ilk heyet görüşmesi 3 Ocak 2013 tarihinde gerçekleşti.

Bu heyette dönemin Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk ile dönemin BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata yer aldı. 

Görüşmenin ayrıntıları kamuoyuyla paylaşılmazken, sürecin en önemli adımı ise, 2013 Diyarbakır Newroz'unda PKK Lideri Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınan deklarasyonun milyonların huzurunda açıklanması oldu.

Süreç içerisinde İmralı Heyeti'nde yer alan isimler değişse de, 28 Şubat 2015'te İmralı Heyeti ve hükümet yetkilileri, Dolmabahçe'de kameraların karşısına geçerek, mutabık kalınan 10 maddelik deklerasyonu açıkladı. Dolmabahçe Mutabakatı'nın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan peş peşe gelen ‘Kürt sorunu yoktur, Dolmabahçe'yi doğru bulmuyorum, İzleme Heyeti kabul edilemez’ açıklamaları, sürecin buzdolabına kaldırılarak bitirildiğinin işareti ve yeni savaş konseptinin başlangıcı oldu. 

Ağır tecridin başladığı gün olan 5 Nisan 2015'ten bu yana İmralı Heyeti, Öcalan ile görüştürülmüyor. 24 Temmuz 2015’te hava saldırılarıyla başlayan çatışmalı süreç ise, şimdilerde bölgenin tamamına yayıldı. 

İmralı Adası’na giden ilk heyette bulunan Ayla Akat Ata, yapılan ilk görüşme, sonrasında diyalog sürecinin başlaması ve 2,5 yıl sonra sonlandırılması, Öcalan üzerinde ağırlaştırılan tecrit, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde başlatılan açlık grevi eylemlerine dair sorularımızı yanıtladı.

  

3 Ocak 2012 tarihinde BDP heyeti olarak Ahmet Türk ile birlikte İmralı Adası’na bir ziyaret gerçekleştirdiniz. Öncelikle o güne nasıl gelindi?

3 Ocak 2013’e gelmeden 20 yıllık bir görüşme süreci var. Bu ilk görüşmenin de konusu oldu. Sayın Öcalan bizim huzurumuzda devlet heyetine ‘Biz 1993 yılından beri görüşüyoruz’ dedi.

3 Ocak 2013 tarih açısından önemli. Kürt Halk Önderliği ile bir siyasetçi heyetin ilk buluşması. Kürt halk önderinin esaret altında olduğu bir durumda gerçekleşti ama tarihi bir özelliği vardı. 3 Ocak 2013’e gelmeden 20 yıllık bir görüşme süreci var. Bu ilk görüşmenin de konusu oldu. Sayın Öcalan bizim huzurumuzda devlet heyetine ‘Biz 1993 yılından beri görüşüyoruz’ dedi. Bu görüşmeler değişik hükümetlerle, Turgut Özal’dan Tansu Çiller’e, Mesut Yılmaz’dan Tayip Erdoğan’a kadar gelen bir süreç var ortada. Her dönem bu görüşmenin karakterine göre hükümetin belli dil geliştirdiği bir süreç. Değişik lider ve hükümetlerin bu konuda yorum yaptığı bir süreçti aynı zamanda. Federasyon tartışması da Özal döneminde yaşanmıştı. Ama 1993’teki ilk görüşmeden 2013’e kadar geçen 20 yıllık süreçte zaten belli bir kapasiteye kavuşmuştu. 

Peki, İmralı’da yıllara yayılan bu temaslar ‘çözüm süreci’ olarak adlandırılan sürece nasıl evrildi?

Bilinen yakın tarih itibariyle Oslo görüşmeleri vardı. Oslo görüşmeleri ardından Silvan saldırısı (14 Temmuz 2011’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesi kırsalında güvenlik güçleri ile HPG’liler arasında çıkan çatışma sonucu 13 askerin yaşamını yitirmesi), bununla birlikte 2012’de bugüne kadar görülmemiş bir savaş süreci yaşandı. Bu dünya çatışma ve çözüm süreçlerinde de genel olarak yaşanmış gerçekliktir. Savaş ya da çatışma hiçbir zaman sonlandığı yerden başlamaz. Aradan geçen zamanda eğer ortaya konulan emek çözümü getirmemiş ise, toplumsal barış sağlanmamışsa, bittiği yerden değil, bir ileri aşamadan başlar. 

O dönem tıpkı bugün olduğu gibi PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelerin sağlanması talebiyle cezaevlerinde açlık grevi eylemleri yapıldı. Bu eylemlerin görüşmelerin yapılmasına etkisi ne oldu?

Cezaevlerinde hem anadilde savunma yapma hakkı hem de Kürt halk önderi üzerindeki tecridin kaldırılması eksenli geliştirilen bir açlık grevi süreci başladı. Türkiye’deki en yaygın açlık grevi eylemlerinden birisiydi. Yüzlerce hükümlü, tutuklu bu sürecin içerisinde yer aldı. Bu süreç Sayın Öcalan’ın adadaki beyanıyla sonlandı. Biz görüşmeden önce, tam da açlık grevi eylemlerinin sonlandırıldığı döneme denk gelen Kasım ayında bir görüşme trafiği gelişmiş. Devlet istihbaratının tepesindeki isim Hakan Fidan’la (MİT Müsteşarı) başlayan görüşmeler bunlar. Ardından 3 Ocak 2013’te biz gittik. 

 Heyet nasıl belirlendi?

Bir kadın bir erkek olması Sayın Öcalan’ın talebiyle gerçekleşti. Anayasa Komisyonu’nda olmam itibariyle bu heyete dahil olmam belirlendi. Daha sonra Anayasa Komisyonu’nun diğer üyeleri de (Sırrı Süreyya Önder ile Altan Tan) bu çalışmaya dahil oldular. 

İlk görüşmede neler konuşuldu?

İlk görüşmede Sayın Öcalan “Devlet bir bütün değildir” dedi. Birden fazla kanal ve damar olduğunu söyledi. Bugün bu damarlardan birinin çözümden yana olduğunu ama istemeyen çok damar ve kanal olduğunu söyledi.

İlk görüşmede Sayın Öcalan “Devlet bir bütün değildir” dedi. Birden fazla kanal ve damar olduğunu söyledi. Bugün bu damarlardan birinin çözümden yana olduğunu ama istemeyen çok damar ve kanal olduğunu söyledi. Her an boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalabileceğimizi, bilerek hareket edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Sürecin içerisinde bulunanların başta can güvenliği olmak üzere, heyetimiz ve devlet yetkililerinin risk altına olduğunu ifade etti. 

Görüşmenin başladığı gün çok kısa bir zaman diliminin olduğu ifade edilmişti. 1993 yılından beri var olan görüşmeler bundan sonraki sürecin nasıl başlaması ve ne şekilde devam etmesi, esasında bir yol haritasını ortaya koyuyordu. O yüzden hem Anayasa Komisyonu hem Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu hem de İzleme Komisyonu ilk görüşmenin konusu oldu. Sayın Öcalan bir vatandaşlık tanımı üzerinde yoğunlaştı. İlk görüşmede ortaya konulan son görüşmenin de konusuydu. İzleme Komisyonu’nun isimleri bile belli olmuştu. İki buçuk yıllık zaman dilimi içerisinde her çatışma-çözüm sürecinin parçası olan tarafların çatışma-çözümün ilkeleri konusunda ortaya koyacakları tavırların bu ilkelere ne kadar uygun olduğu, çatışma-çözümün güvenliği açısından söz konusudur. Bu tarafsız bir İzleme Komisyonu’nu zorunlu kılar. Bu ilk görüşmenin de son görüşmenin de konusuydu. İsimler belli olmasına rağmen, son anda görüşmeler sonlandırıldı ve oluşturulmadı.

Daha sonra bizler kadın hareketi olarak Türkiye kadın hareketi ile ortak bir Kadın Özgürlük Meclisi çatısı altında İzleme Komisyonu oluşturduk. Hatta İzleme Komisyonu Silvan’da, Varto’da, Ekin Van’ın (Kader Kevser Eltürk) katlinin ardından Ardahan Göle’de sivil bir aracın taranmasının ardından bir rapor hazırladı. Çatışma-çözüm için bu İzleme Komisyonu’nun göreviydi. Fakat iki buçuk yıllık bu süreç aslında bir oyalama, süreci yayma karakteri taşıdı, ki bu komisyon oluşturulmadı ve süreç sonlandı. 

Ceylanpınar’da iki polisin yaşamını yitirmesinin ardından dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun bizzat “süreç sonlanmıştır” açıklaması vardı. Ama olayla ilgili gözaltına alınıp tutuklanan sanıklar beraat etti. Bu olay aydınlatılmaya muhtaçtır. Siyasi partiler meclis çatısı altında bu olayın aydınlatılması için bir Araştırma Komisyonu’nun oluşturulması noktasında da bir önerge vermiş ve bu AKP oylarıyla ret edilmiştir. 

Yaptığınız görüşmenin hemen ardından Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçi öldürüldü. Öcalan’ın uyarıda bulunduğu ‘çözümü isteyemeyen damarlar’ aslında devreye girmişti öyle mi?

Sayın Öcalan’ın bilgilendirmesiyle başlatılan sürecin hemen ardından 9 Ocak’ta bu saldırı meydana geldi. Saldırı sonrası kamuoyuna yansıyan bilgiler MİT’i işaret ediyordu. MİT’in başında Hakan Fidan vardı ve görüşmeleri kendisi gerçekleştiriyordu. Sayın Öcalan sonraki görüşmelerde bunu ikinci Dersim Katliamı olarak ifade etti. İlk görüşmede de biz adaya gittiğimizde Diyarbakır Lice’de bir operasyon vardı ve bu operasyonlarda can kayıpları oldu. Cenazeler Malatya morgundaydı. Sayın Öcalan bunu radyodan dinlemişti ve bize bilgi sahibi olup olmadığımızı sordu. Cenazelerin Malatya’da olduğunu ancak ayrıntılı bilgi sahibi olmadığımızı, kamuoyuna açıklama yapılmadığını ifade ettik. 

Kendisi bu operasyonun adadaki görüşmelere bir cevap olduğunu söyledi. Devletin ilgili mekanizmaları Kasım ayından beri görüşmelerin olduğunu biliyordu. Lice’de yürütülen operasyonların görüşmelere cevap olduğunu Sayın Öcalan daha ilk görüşmede ifade etmişti. 

Sürecin devlet eliyle sonlandırılmasından bugüne nasıl bir noktadayız?

2015’ten bu yana ne değişti derseniz, bu topraklarda çatışma ve savaş bitsin diye mücadele ediyoruz ama artık yayılmış bir savaş var. 

1993’ten beri ortaya konulan emek, fedakarlık, özveri ve çok ciddi manevi kayıplar, 2013 yılında gelinen nokta ve 2015 yılında sonlandırılmasını göz önünde bulundurduğumuzda üstüne eklememiz gereken küresel ve bölgesel aktörlerin ciddi bir şekilde Suriye merkezli işin içinde olmasıdır. 

2015’ten bu yana ne değişti derseniz, bu topraklarda çatışma ve savaş bitsin diye mücadele ediyoruz ama artık yayılmış bir savaş var. Rojava’ya, Başur’a yayılan çok daha geniş alanda yürütülen bir savaş ve çatışmadan söz ediyoruz. Artık çözümü ele aldığımız gerçeklikte, çözüm için ortaya konulacak irade de bu yayılan savaş gerçekliğinden bağımsız olmayacaktır.

Sizin de belirttiğiniz üzere sürecin noktalanıp, 2012’den de daha ağır bir çatışma ortamına geri dönülmesinde aslında Rojava’daki gelişmeler mi etkili demek istiyorsunuz?

Bir siyasetçi olarak verebileceğim cevap; Kürt sorununun çözümünün istenmediği için bitirildiği. Eğer istenseydi, çözüme en yakın olduğumuz tarihti. Rojava süreci çok önemlidir. Suriye merkezli, bölgesel olmaktan çıkıp küresel aktörlerin devreye girdiği 3. Dünya Savaşı olarak ifade ettiğimiz ve Kürtlerin bu savaş ortamında kendi ortaya koymuş oldukları çizgide yürüdükleri, ne Suriye’deki mevcut anti-demokratik sistem ne de ‘oraya demokrasi getireceğiz’ diye muhalefet eden güçlerle hareket edenler değil, o topraklarda yaşayan halklarla, dinlerle, inançlarla, kimliklerle demokratik ulus çerçevesinde kendi çizgisini sürdüren Kürt halkıyla birlikte bir perspektif söz konusudur. 

Biz sürecin Suriye ve Rojava’dan, Kürtlerin ortaya koymuş olduğu bu demokratik ulus çizgisinden bağımsız olduğunu değerlendiremeyiz. Birden fazla etkileyen vardır ama biri seçilir. Aynı zamanda bir Rojava süreci var, aynı zamanda bölgesel güçlerin burada sürdürdüğü vekalet savaşının artık ortadan kalkıp, bizzat küresel güçlerin dahil olduğu bir dönem var ortada. 

Bunları ele almak lazım ve Türkiye’deki gelişen bir darbe süreci var. Darbe sürecinde ülkeyi yöneten ittifak güçlerin el değiştirmesi var. AKP’nin belki 25 Aralık’a kadar büyük ittifakı cemaatti ama daha sonrasında ittifak gücü değişti. Şu anda devleti yöneten başka ittifak gücü var. Bunların hepsini bir bütün ele almak lazım. Adadaki son görüşmelere dikkat çekmek lazım. Sayın Öcalan’ın çağrısıyla PKK bir kongre hazırlığında ve o kongrede alınacak tarihi kararlar söz konusuyken, İzleme Komisyonu’nun oluşması için isimler netleşmişken, görüşmeler sonlandırıldı. Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi planlanmış ve hayata geçirilmiştir. 

 Bu süreçte başka ne tür eksiklikler yaşandı?

Çözüm sürecinin toplumsallaşması noktasında bizlerin de üzerine düşen sorumluluk vardı. Dünya çatışma-çözüm süreçlerinde ve içerisinde yer almış liderleri dinlediğimizde, sürecin en büyük garantörünün halk olduğu ifade edilir. O yüzden çözüm süreçlerinin toplumsallaşması en hayati konu. 

Bir siyasi parti veya iktidar eğer halka karşı kendisini sorumlu hissetmiyorsa, süreci bitirebilir. Ama halka karşı sorumluluk varsa devam ettirmek zorunda. Bu sürecin toplumsallaşması için ortaya konulacak mekanizmalar noktasında bir tek Akil İnsanlar Komisyonu çalıştı. Devletin de içinde olduğu bir tek Akil İnsanlar. Onun dışında toplumsallaşmasını sağlayacak yasalar, anayasal düzenlemeler, toplumda toplantılarla halkı çözüme inandırma, halkı çözümün örgütleyicisi noktasına getirme, toplumsal bir mutabakatın parçası olmak, bu noktada eksikliğimizin olduğunu ifade edebiliriz. 

Sayın Öcalan ilk görüşmede ‘zamanla yarışacaksınız’ demişti. Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu, ne kadar kısa sürede ne kadar büyük adımlar atılması gerektiğinin altını çizmişti. İki buçuk yıllık sürece baktığımızda bir elin parmaklarını geçmeyen gelişmelerden söz ediyoruz ve hepsi bir çırpıda ortadan kaldırıldı. Çatışmalar daha geniş bir alanda devam etti. Çok ağır kayıplar var ve bu devam ediyor. 

İki yıllık sürecinin kazandırdığı artıları ne oldu?

En bilineni Akil İnsanlar Komisyonu’nun çalışmaya başlamasıdır. 7 bölgede çalıştılar. Bizim muhalefetimiz olsa da bir raporu ortaya çıkardılar. Parlamento çatısı altında bir Çözüm Komisyonu oluşturuldu. Bunlar ilkler. Yine en önemlisi bir Çerçeve Yasası parlamentodan çıktı. Son olarak Dolmabahçe Deklarasyonu…

Bunlar içerisinde en anlamlısı Akil İnsanlar Komisyonu’dur. Çünkü Türkiye’nin her tarafında Kürt sorununun tartışılması gibi bir sonuç çıkardı. İkincisi ise, parlamento çatısı altında Çerçeve Yasa çıkarılmasıdır. Adı ne olursa olsun. Çünkü Dolmabahçe Deklarasyonu’na bir günde yoktur diyebilirsiniz, nitekim de öyle oldu. Ama Çerçeve Yasa’yı kendileri kaldırdılar, parlamentonun iradesini yok saydılar. Türkiye parlamentosunda çözüm sürecine hizmet edebilecek komisyonların kurulması ve böyle bir sorunun olduğu, bu sorunun çözüme muhtaç olduğunun altının çizildiği bir yasa çıktı. Bunlar sürecin sonuçlarıdır. Ama süreç diyalogdan müzakereye geçen bir sürece evrilmemiştir. 

Öcalan’ın sürecin sekteye uğratılıp, müzakereye evriltilememesine dair öngörüleri nelerdi?

Bunda tabi ki bir seçim atmosferinin içine girilmesi etkili olmuştur. Ama Sayın Öcalan’ın ısrarla Türkiye’deki demokrasi sorununu çözülmeden bir darbe mekaniğinin söz konusu olduğu noktasında hükümete yapmış olduğu uyarılar vardır. Süreç sonlandırılır sonlandırmaz bu mekanik devreye girmiştir. Bu da 15 Temmuz’la sonuçlanmıştır. 

Devletin tecrit uyguladığını Öcalan ile görüşüyor olması muhtemel mi bugün?

 Benzer bir süreç yaşanıyor mudur? Yaşanıyordur. Ama sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu bir irade söz konusudur. Bu iradenin toplumla buluşması devlet tarafından tehdit veya risk olarak algılanmasaydı, bu görüşmeler avukatlarla, ailesi aracılığıyla toplumun bilgisine sunulabilirdi

Devletin ilgili bazı kalemleri var ana akım medyada yazan. Bunlar açık açık bazı dönemlerde İmralı’da görüşmeler olduğunu yazdılar. Ama bizim siyasetçi kimliğimizle bu görüşmenin varlığından haberdar olmamız söz konusu değil. 

Biz gittiğimizde Sayın Öcalan ile görüşmeler Kasım 2012’de başlamıştı ama bizim bilgimiz yoktu. Benzer bir süreç yaşanıyor mudur? Yaşanıyordur. Ama sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu bir irade söz konusudur. Bu iradenin toplumla buluşması devlet tarafından tehdit veya risk olarak algılanmasaydı, bu görüşmeler avukatlarla, ailesi aracılığıyla toplumun bilgisine sunulabilirdi. Ama muhtemelen o görüşmelerden açığa çıkan sonuçlar bir tehdit ve risk olarak algılandığı için, tecrit devam ediyor. Hem adaya gitmiş gelmiş bir avukat hem bir siyasetçi olarak ben de bu kanaat var. Kesin bir şey söyleyebilmek ise, adada bir görüşme gerçekleşmeden mümkün değil. 

Geride kalan zaman içerisinde yaşanan onca şeye rağmen yeni bir sürecin başlaması mümkün mü? Böylesi bir hava var mı?

İktidarları zorlayabilecek tek güç, halkın muhalefetidir. O yüzden bugün sadece Kürdistani bileşenler, Kürdistan halkının ortaya koyduğu muhalefet değil, Türkiye’deki muhalefeti yargı eliyle bastırma süreci var. Bu ülkenin yasalarında barışı savunmak bir haktır, savaşı örgütlemek ise suçtur. 

 Halkın bu noktadaki suskunluğu; medya ya da sivil toplum, dördüncü ve beşinci güç olarak ifade edilir. Medya susturuldu, sivil toplum da susturulma noktasında. Böyle bir tek düşüncenin, tek eylemin, tek kişinin buna izin vermediği bir süreci yaşıyoruz. Buna karşı cevap ne olabilir, demokrasi örgütlerinin güçlü bir cephe örgütleyip muhalefetini eylemler buluşturup, eylemle bu süreci sonlandırması gerekiyor. Aksi halde devam edecektir. 

Bir muhalefet olmadığı sürece iktidar bu süreci devam ettirmekte bir beis görmeyecektir. Türkiye demokrasi güçleri çok ağır bir bedel ödedi. Ama sözünü söylemekten, iktidarı bu noktada uyarmaktan gayri bir değişim gücü de yoktur. Ancak muhalefet ülkeyi yönetenleri değişim ve dönüşüme zorlayabilir. 

PKK lideri Öcalan’dan 11 Eylül 2016’dan bu yana haber alınamıyor. Bu tecride karşı ise Leyla Güven öncülüğünde cezaevlerinde başlatılan açlık grevi eylemleri sürüyor. Bu eylemler nasıl bşir mesaj içeriyor?

Hükümetin geçmişte yaşanan açlık grevlerinden bir sonuç çıkararak, bu açlık grevi eylemlerini ele almasını ümit ediyoruz. Kaçıncı güne varır bilemiyoruz ama ortaya konulan iradenin sarsılmazlığını en iyi devletin ilgili birimleri biliyorlar

Sayın Leyla Güven bir siyasetçidir, Hakkari halkının iradesidir. Cezaevinde olabilir ama siyaset yapma hakkı vardır. Bu çerçevede Türkiye siyasetinin önünü açabilecek bir taleple cezaevinde, sesinin ve sözünün duyulması için bedenini açlığa yatırmak durumunda kalmıştır. Bir siyasetçi olarak siyaset yapmak durumundadır. Parlamento çatısı altında bunun tartışılıyor olması ve parlamento başkanının umursamaz tavrının görülmesi lazım. Milletvekili olarak siyasetinin ortaya koyduğu durumun parlamentoda bir karşılığının olması gerekiyor. Siyaset hakkının elinden alınmasına da en büyük örnektir. Türkiye siyasetinin önünün açılması için adadaki tecridin sonlandırılması, bu tecridin açığa çıkardığı nedenlerin de ortadan kalkması anlamına gelir. 

Tecrit hangi koşulda başladı, çözümün tartışıldığı bir süreçte başladı. Çözüm süreci Türkiye’ye neyi kazandırdı. En nihayetinde çok ciddi manevi bir kazancı vardı. Can kayıplarının olmaması, Türkiye’nin her tarafına tabut gitmiyor olmaması önemliydi. Ülkenin bir savaş ekonomisi vardı, bunun ülkenin refahının yükseltiliyor adına kullanılması önemliydi. Bir siyasetçinin bunu görüyor olması ve Türkiye’deki demokratikleşmenin önünü açmak için bedenini açlığa yatırıyor olması, taleplerinin merkezine Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasını koyuyor olması önemlidir. Sayın Öcalan sıradan bir kimlik değil, PKK lideridir. Aynı zamanda Kürt Halk Önderliği gerçeği vardır. Halkın, tecride son verilmesi noktasında ortaya koymuş olduğu 1999’dan beri sayısız eylem vardır. 

Hükümetin kendisi, devletin ilgili resmi makamları, kendileri talimat vererek ki bugün aynı irade ülkenin başkanıdır, kendi talimat vererek çözümü tartışma fırsatı bulmuştur. Bu noktada bu sürecin devamını talep etmek, bir siyasetçi olarak cezaevi koşullarında bunun siyasetini yürütmek Sayın Leyla Güven şahsında bir açlık grevi ile mümkün olabilmiştir. Bugün bu açlık grevi tüm cezaevlerine yayılmış, yüzlerce arkadaşımız aynı taleple süresiz dönüşümsüz açlık grevine girmiştir. 

Hükümetin geçmişte yaşanan açlık grevlerinden bir sonuç çıkararak bu açlık grevi eylemlerini ele almasını ümit ediyoruz. Kaçıncı güne varır bilemiyoruz ama ortaya konulan iradenin sarsılmazlığını en iyi devletin ilgili birimleri biliyorlar. 

O yüzden bizde siyasetçiler, kadınlar, insan hakları savunucuları olarak bir kez daha hükümete açlık grevinin geldiği kritik noktanın görülüp, ülkenin kendi anayasasını uygulama çağrısında bulunuyoruz. Tecrit bir insanlık suçudur. Gayri insani bir yaptırımdır. Bunun bir an önce sonlandırılmasını, bir demokratik çözüm sürecinin başlamasını, toplumsal barışı savunuyoruz. 

Geride kalan zamanda yaşanan onca şeyin ardından yeni bir sürecin başlanması ihtimaline ne kadar yakınız?

Türkiye’de benzer bir süreç yaşar mıyız? Tek çıkış noktasıdır; çatışma-çözüm. Türkiye’nin demokrasisini inşa edebilmek için Kürt sorunu noktasında adım atabilmesi tek çıkış noktasıdır. 

Hükümet, Türkiye’yi yöneten güçler buna yakın mıdır? Hayır, yakın değildir. Demokrasiye ve Kürt sorununa mesafe koydukça, esasında çözüme de mesafe konuluyor. Şu an için böyle bir sürecin yaşanması atmosferine uzak olduğunu ama tek çıkış noktasının olduğunu, ortaya konulan anlamlı emeğin destekçisiyiz, tarafayız, içinde sonuna kadar da yer alacağız.

MA / Özgür Paksoy – Mehmet Şah Oruç 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.