İzmir’de 4 Nisan'da Mustafa Necati Kültür Merkezi'nde başlayan "İşçi Sağlığı Günleri" birçok kentten işçi, meslek, sendika ve siyasi parti örgütü temsilcilerinin katılımıyla sürüyor. Katılımcılardan Polen Ekoloji Kolektifi üyesi ekolojist Medine Açıkgöz, emek hareketi ve ekoloji hareketi arasındaki bağın önemine dair ajansımıza konuştu.
Şirket ve sermaye gruplarının emek hareketi ile ekoloji hareketi arasında bir çelişki varmış gibi yansıtmaya çalıştığına dikkati çeken Açıkgöz, "Mesela diyelim ki bir bölge devlet tarafından ihaleye açıldı. Bir şirket orayı aldı ranta açacak bir şekilde. Köylere gittiğinde onlara istihdam sağlayacağını söyleyebiliyor ve sanki diyelim ki, bu bir maden projesi olsun. O madenin açılmasını istemeyen çevre hareketindeki insanlar, yaşam savunucuları onların ekmeğine karşıymış gibi iş bulmasına karşıymış gibi bir durumu oluşuyor. Bunu İliç'te de gördük" diye belirtti.
İLİÇ ÖRNEĞİ
İliç'te meydana gelen patlamada 9 işçinin göçük altında kalarak hayatını kaybettiğini hatırlatan Açıkgöz, "Oradaki liçin Fırat Nehri'ne karıştığı gibi iddialar meydana geldi. Yani bir liçin nehre karışması ne demektir? Aslında bizim bütün yaşamımıza karışması demektir. Çünkü o nehri örneğin tarım arazilerimizi kullanmak için kullanıyoruz. Dolayısıyla yediğimiz gıda zehirlenmiş oluyor. O su buharlaşıyor havaya karışıyor. Dolayısıyla soluduğumuz hava da zehirleniyor. Bütün yaşamımız bu şekilde zehre bulanmış oluyor. Sermaye böylece bizi işçi cinayetleriyle ya doğrudan öldürüyor ya da yenide üretim yoluyla dolaylı şekilde yaşamımızın bütün alanlarına karışarak yavaş ölüm adını verdiğimiz yöntemle öldürmüş olabiliyor” dedi.
‘SERMAYE DOĞAYI TALAN EDERKEN HAYATI YOK EDİYOR’
İşçi hareketinin taleplerinin sadece sendikal taleplere indirgemenin ötesinde olduğunu belirten Açıkgöz, "İşçilerin maaşları yükseltilsin, daha iyi koşullarda çalışsınlar, dahi iyi yerlerde çalışsınlar. Bunlar tabi ki çok kıymetli talepler. Biz bunları sahipleniyoruz. Sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ancak yalnızca buraya indirgediğimizde yani o ekonomizm dediğimiz şeyi yaptığımızda emekle ekoloji arasında bir çelişki varmış gibi görebiliyoruz. Ama daha geniş kapsamda baktığımızda işçilerin nasıl sömürüldüğüne göz attığımızda böyle bir çelişkinin olmadığını görebiliyoruz. Çünkü aynı sistem hem doğaya zarar veriyor hem de aynı zamanda işçinin bedenine de sağlığına da onun yaşam koşullarına da doğrudan zarar veriyor" ifadelerini kullandı.
‘MÜLKSÜZLEŞTİRME VE İŞÇİLEŞTİRME POLİTİKASI’
Özellikle sermayenin kırsal kesimdeki talanına işaret eden Açıkgöz, şöyle devam etti: "Kırsal bölgelere yaşam alanlarına saldırıldığında oradaki köylüler geçim kaynaklarını kaybediyorlar. Genellikle tarım hani hayvancılıkla geçiniyorlar ve onu kaybetmiş oluyorlar. Onları kaybettiklerinde de önlerinde pek fazla seçenek kalmıyor. Ya yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalıyorlar ki bu oldukça zor bir şey. Özellikle de yaşlılar için. Ya da orada açılan enerji santraliyse orada çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Yani önlerinde birbirinde kötü iki seçenek olmuş oluyor. Bu aynı zamanda da bir mülksüzleştirme ve işçileştirme politikasının bir parçası olarak okumak da mümkün."